Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

oldukça sıradan

ne denir, bilirsiniz işte.. uzun zaman boş kalan insanlar kendilerinemutlak bir meşgale arar..

34 tane "sokak sahnesi2" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"sokak sahnesi2" tagli diger ogeler resimler , videolar

masalüstü..

.
Sağ gözümü yumdum, sol gözümü açtım diye, göremem mi sağımdakileri? Yahut arkamı döndüm diye yalanlara, hep gerçekler mi çıkar karşıma? Veyahut yorganı kafama kadar çektim diye, gökyüzü mü kararır?

..

Ne çok eski ne de çok yeni vakitlerin birinde, bir kız çocuğu varmış. Hani haylice yaramaz bir çocukmuş bu kız. Huysuzmuş bir de üstelik. Annesine, babasına, arkadaşlarına dar edermiş dünyayı. Lafın kısası değme haylazlıklar ondaymış.

Babası ne etsek de bu kızı yola getirsek diye kara kara düşünürmüş. Adamcağız böyle çaresizlik içinde kıvranırken, in mi yoksa cin mi olduğu belli olmayan biri, bir oyuncak vermiş adama: al bunu kızına ver diyerekten. Baba bir hayli zaman anlamamış oyuncağın ne olduğunu- ne işe yaradığını. Çok evirip çevirmiş,bu kutu gibi oyuncağı. Sonunda “ Bizim kızı uslandırmaya fayda etmez ama belki bir iki gün sesini kestirir” diyerekten kızına verivermiş, oyuncağı.

O günden sonra kızı ne zaman görseler elinde bu oyuncak varmış. Dahası sesi soluğu çıkmaz olmuş kızın.

Baba bu kez de kızının bu suskunluğundan rahatsız olmuş. Kendi kendine “ ne olduysa o kutudan oldu, o kutunun ne olduğunu mutlak anlamam gerek” demiş. Ama gel gör ki kız o kutuyu elinden hiç düşürmez, onla yatar onla kalkarmış. Babası bir-iki kere istemiş oyuncağı kızından, ama almak ne mümkün. Kızın inadı tutmuş, göstermemiş dahi..

Bir gece, baba kızının uyuduğundan emin olup, gizlice alıvermiş kutuyu. Birkaç zaman öylece bakmış kutuya. “ Hay aksi şeytan, ne var bu kutuda. Bildiğin kutu işte” diye hayıflanmış. Tam kutuyu yerine bırakacakken görmüş içindekileri. Daha önce nasıl da fark edemediğine şaşırmış: kutunun içindeki üç bölmeyi. Bir parça daha yaklaşmış kutuya, ve ilk bölmede “bizi buradan kurtar!” diye bağrışan “çocukluğu, masumiyeti, mutluluğu” görmüş. Görmesiyle beraber de bir çığlık atıvermiş. Yüreği var gücüyle çarparken, cesaretini toplayıp ikinci bölmeye bakmış. Boş olduğunu görünce kuşkulanmış, yüreği bir fazla rahatsızlanmış. Son gücüyle üçüncü bölmeye bakmış. Bu bölmenin de çoğu boşmuş. Ama gördükleri içinde babanın yüreğini en fazla bu bölme rahatsız etmiş. Üçüncü bölmede kalan azıcık “hüzün” ün üzerine birkaç damla “aşk” bulaşmış.

Deminki çığlığı duyan kız, tatlı uykusundan uyandığında kutusunu göremeyip, soluğu babasının yanında almış. Babasını yere yığılmış bulunca n’olduğunu anlamış. Babası gözlerinde fer kalmamış halde sormuş:

- Bu nasıl oyuncak kızım?

Kız biraz ürkek, biraz cesur yanıtlamış:

- Bu benim masalüstüm baba! Şimdi onu ne kadar anlatsam da nafile!

&&&

Sağ gözümü yumdum, sol gözümü açtım diye, göremem mi sağımdakileri? Yahut arkamı döndüm diye yalanlara, hep gerçekler mi çıkar karşıma? Veyahut yorganı kafama kadar çektim diye, gökyüzü mü kararır?

İşte bu da benim masalüstüm! Solumla, yalanlarımla ve karanlığımla benim masalüstüm! Şimdi onu ne kadar anlatsam da nafile!

suyun gölgesindeki, gölgenin suyu kirli midir?

yes-grannys-shadow Pek yaman susuzluk günlerinin ardından, suya kavuşmanın coşkusuyla, herkes üst-baş yıkamakta, balkonlar rengarenk çamaşırlardan geçilmemekte. mahalle panayır yerine döndü.


gel gör ki bu kargaşada, benim balkonumdaki çamaşır ipleri bir hayli boş kaldı. uzunca bir süre ne yıkamam gerektiğini düşünüp durdum. lakin suların gelmesinden önce gözüme kirli gözüken tüm çamaşırlar, şimdi temizlenmiş gibi sırıtarak bakıyor suratıma. öte yandan uyduruk çamaşırlar için suyu harcamaya da kıyamıyorum.

.

.


uzunca bir düşünmenin ardından bugün ne yıkayacağıma karar verdim.karar vermekle de kalmayıp, yıkayıp bir güzel balkonuma astım. tamam çok temizlenmemiş olduğunu kabul ediyorum, ama kimbilir belki yeni bir başlangıç olur onun için de..


&&&


ne de olsa peşim sıra gezmekten, bir hayli kirlenmişti gölgem..

uğurlu bir tek gün..

uğurlu bir tek gün daha istiyorum Allah'ımdan..
hani akvaryumu temizleyen balığa kızıp,
insan haklarını aradığımız gün gibi,

hani bana fazla gelen makarnamı,
paylaştığımız gün gibi,


hani "memleket nire?" nin yanıtını ararken,
ankara savaşını ve timurun fillerini dinlemek zorunda kaldığımız gün gibi,

hani ankarayda inatlaşıp,
nerde duracağına karar veremediğimiz gün gibi,
hani sigara kağıdının yanmazlığını,
oksijenin varlığını bulduğumuz gün gibi,

hani ilk satrancımı oynayıp,
boyumun ölçüsünü aldığım gün gibi,

hani ellerini cebine sokup,
"üşüdüm be rukiye, şimdi votka olsa.." dediğin gün gibi,

hani hesap kağıdından gemi yapıp,
hesap ödeğimiz gün gibi,

hani..
hani..

hani işte öyle uğurlu bir tek gün daha istiyorum Allah'ımdan.
birlikte 24 saat daha..
uğurlu 24 saat daha..
sonra çekip giderim
"söz"..

Bizi çürüten “Asilzade Su Efendi” değil mi?

startgrafik Boynunu hafifçe öne eğdi. Alınmıştı belli ki. Oysa sahibi ne kadar da mağrurdu. Yaptığının doğru bir şey olduğuna ne kadar da inanıyordu.Her geçen gün sahibinin gururu okşanırken, onun boynunu biraz daha bükülüyordu. Yavaş yavaş çürüyordu. Çok geçmedi üzerinden. Üç beş sabah sonra tamamen toprak oldu.

Sahibi hiçbir zaman anlamadı. Oysa herkes bilirdi bunu: kaktüsler her gün sulanmayı sevmezlerdi. Kurak toprak bitkileriydiler onlar. Fazla suda çürürlerdi, tıpkı sık ağlayan kadınlar gibi..

dilimlerivayesev5764_03 herkes kadar sıradandı önceleri: uykumun herhangi bir yerindeki herhangi rüyalarım..

sonraları tatlı bizli rüyalarım oldular. “biz” neydi? biz ne zaman “biz” olduk ki? ve nasıl “ben” oldum geri?

daha da sonraları sevimlinin de sevimlisi rüyalarım oldu. “sevimli” neydi? yada sevimsiz?

şimdi mi? rüya görmüyorum. ama ne yalan söyleyim, rüyalarımdan çok uykularımı özlüyorum..

yamalı ömür tahtası benimkisi..

Bugün..
öyle birgün işte..
uzaktan şöyle bir bakınca güzel,
kendi içime dalınca yine aynı..
aslına bakarsan hep aynı,hep eksik..
dün eksik, bugün eksik..
yeter artık getir benim eksik parçamı!
dön demiyorum,
gel demiyorum..
tek dediğim
geri ver götürdüklerini..

- kahrolsun beyaz atlı prensler, yaşasın yaya krallar..

kucukprens Pek hesaplı ince iş..

Para, para, para.. varlığın bir dert yokluğun ayrı dert. Geç bunları anam babam. Parasız da saadet oluyor.. ülkemin dağlarında ve ovalarında göz kırpmalar banknot, gülümsemeler bozukluk olarak geçiyor. Yürekten bir “merhaba” bütün hazinelerden çok değer buluyor.

Altına atını çekmiş,hafiften toy prensleri bekleyen salak kızlara bir gönderme yapacak değilim ama şu da biline: prenslerin altın keselerinin ağızları, hep çengelli iğnelerle tutturulur. Ve hırslı olanların hep canı yanar..

Neyse efendim konuyu saptırmamak lazım. Ne diyorduk; pek hesaplı ince iş(!)

“Samimiyet” ölmüş buralarda. “değer bilme” can çekişiyor. “sevmek”ten söz dahi etmiyorum. Karşındakine üç-beş parça hediye alınca, kendini matah bişi zannediyor bazıları. Güzel mekanlarda oturulup, güzel yemekler ısmarlanınca tüm görevler yerine getirilmiş oluyor. Artık karşındakine istediğini yap, gık-guk etmeye hakkı olmuyor. Bu muhterem zatlar karşısındakinin ne istediğinden bihaber elinden geleni yapmış oluyor.. ama karşıdaki “hediyelerini ve siluetini çek hayatımdan” derse kıyamet kopuyor. Bunlar kayıtlara “yaşanmışlıklara ihanet” olarak işleniyor ve dahası kişi “yenisiyle değiştirilmek” suretiyle cezalandırılıyor. Hoş hangisinin cezalandırıldığı da tartışılır ya..

Neyse efendim, lafı uzatacak değilim. Her zamanki gibi “neyse ve herneyse”..

Pek hesaplı ince iş bunlar.. benim aklım ermiyor fazlasına. Ben ülkemin dağlarında ve ovalarında mitingler düzenlemeyi bilirim.. Ceplerinde “samimiyet” taşıyanlarla beraber, avazım çıktığınca bağırmayı bilirim.

Ve bence bunu siz de bir kez söyleyin:

- kahrolsun beyaz atlı prensler, yaşasın yaya krallar..

söyleyin peri kızına gelmesin artık!

emekli olmak istiyorum ben artık..


sihirli değneğin her dokunuşuyla toz pembe olan hayatımın peşinde koşturmaktan, aralıksız bindiğim balkabağının yaptığı arızalardan, saatin 12'yi her vuruşunda kaybettiğim cam pabucumu aramaktan yoruldum..


ocak başında külkedisi günler yaşamak istiyorum artık..


söyleyin peri kızına gelmesin artık, bir daha aşık olmak istemiyorum..

dalmışım daldaymışım..

 tree nefes almaktan çok, özgürlük çekesim var ciğerlerime..



geçenlerde bahçedeki erik ağacı ilişti gözüme. hani şu bizim kuru otlarla kaplı bahçedeki tek ağaçtan bahsediyorum. nedendir bilmem ilginç gözüktü gözüme. öyle ki dalların birinde buldum birden kendimi..

önce adettendir deyip, meyvesi var mı diye dalları bir kolaçan ettim. ama ne gezer, mahallenin haşarı çocukları tek yemiş koymamışlar ağaçta. “zavallı ağaç” diye iç geçirdim, tüm meyvelerini almışlar ondan, kimsesiz bırakmışlar onu..

neden sonra aşağıya baktım bir de. yerden çok yüksekte sayılmazdım. hani düşsem çok çok kolumu, bacağımı kırarım, dedim. ama düşmemekte fayda var, şimdilerde hasta döşek yatmanın zamanı değil.

neyse efendim, çıkmışken buralara bir de yukarı bakayım dedim. bir tek kuş dahi yoktu gökyüzünde. güneş desen bulutun ardına saklanmış. aman yahu sizle mi uğraşcam, diye kızdım bulutlara..
.
.

o ara meraklı bir komşu gördü beni dalda. meraklı ya hani, dayanamadı elbet sordu ne işim olduğunu dalda.. “hasbinallah, sanane be kadın” diye geçirip içimden, indim aşağı.e indim inmesine de kadın cevap bekliyor benden. ne desem, nasıl anlatsam bilemedim.. neden sonra cevapladım sorusunu:

- özgürlük yola çıkmış da ne yandan geldiğini görmek için çıktım ağaca..

bir süre baktı suratıma, sonra tam da beklediğim soruyu sordu:

- ne yandan geliyormuş peki?
- çok seçemedim ama aşağıdan gelmediği kesin..

&&&

hani aklımızın erip ermediği her işe burnumuzu soktuğumuz şu günlerde, dala çıkabilmek büyük bir özgürlük olmuş. daldan kendi irademizle inmek ise en büyük özgürlük..

o eski sahne..

“gitmeler,
bir tek bizi eksiltir ve inancı..”


bir vakitler siyahtı mürekkebim.. kalemimle döverdim; hak yiyeni, aç gözlülük edeni, savaşa gideni, masumu üzeni ve de bozuk düzeni.. derken gel zaman git zaman “aşk” bulaştı kalemime, kırmızı karıştı boyama.. gözüm görmez oldu; yüreğimden gayrisinin de acıdığını..

sade “aşk” yazdım beyaz sayfalara..
sayfalarım kirlendi..
her kirlenen sayfamı buruşturup attım çöpe. “aşk” yazılı tek sayfam kalmadı. üzüldüm önce, sonra uzun bir vakit bıraktım kalemi yere..
.
.

sonra bileğimden bir damla “kırmızı” akıttım boş bir yaprak üstüne, “aşk bu!” dedim, çevirdim yaprağı..

-kırmızı mürekkep bitti!
.
.

şimdi yeniden siyahla, yeniden o eski sahnede..

&&&

kaçmaları da susmaları da attım bir kenara..
susmalar, bir tek beni eksiltir..

- aşk mı?
- !?!